Simülasyon Hipotezi

Gökyüzü, hava, dünya, renkler, şekiller, sesler ve etrafımdaki her şey sadece onun bana gösterdiği ve inanmamı istediği şeyler. Ben ise sadece ellere, gözlere, ete ve kana sahip olduğuna inanan biriyim.

Simulasyon fikirleri hepimizin kafasını kurcalamıştır. Bazı insanlar rüyaların başka evrenlerde yaşandığına inanır, bazıları ise yaşadıkları hayatın zaten bir rüya olduğunu ve uyanınca gerçek hayata döneceklerine. Kendimden örnek verirsem eğer, küçükken Kur’an her insanın yaşamının ahiret öncesi bir test olduğunu söylediğinden dünyada sadece kendimin gerçek olduğunu ve diğer herkesin benim için oluşturulmuş testin birer objesi olduğunu düşünürdüm.

Tarihte de böyle olmuş. İnsanlığın başlangıcından itibaren bu hipotezlere bazen direkt bazen bir şeyin içine işlenmiş şekilde fark edersiniz. Bunlardan ilkleri dinler ve mitlerdir. Dinler asıl yaşamın dünyadaki olmadığını, bu yaşamın sadece bir test olduğunu ve asıl yaşamınızın ise bu dünyadan göçüp gidince başlayacağını söyler. Mitler ise dinlerin temelini oluşturur. Genellikle aynı ana fikre sahip farklı öykülerle dinlerin inandırıcılıklarını arttırırlar. Nuh’un Gemisi, Lut Kavmi vesaire..

Idealar ve Nesne Tabanlı Programlama

Şimdi işin felsefesine bakalım biraz. Platon bu dünyadaki şeylerin idealar evrenindeki mükemmel yapıların bozulmuş, çarpık yansımaları olduğunu söyler. Programlama bilenleriniz varsa bu nesne tabanlı programlamanın temel mantığıdır. Objeler sınıflardan türer. Mesela bir araba sınıfınız var diyelim. Bu sınıf arabaların genel özelliklerine sahiptir. Model, renk, motor gücü, üretim yılı gibi. Bu sınıftan oluşturulan objeler ise programlama sırasında asıl kullandığınız yapılardır. Yani bacanağınızın Doblo’su araba sınıfından türemiş bir objedir.

İçimdeki Şeytan

Girişteki söz Descartes’ın meşhur şeytanı hakkında. Kendisi gerçekliğin sadece bir yanılgı olduğunu düşünmüş ve 1641 yılında Meditations on First Philosophy adlı kitabında bu konuyu işlemiş. Bu konu üzerine birçok düşünce deneyi yapan Descartes gördüğümüz şeylerin gerçek olup olmadığından hiçbir zaman emin olamayacağımızı söyler çünkü onun şeytanı sizi her şeye ikna edebilir. Bir tür simulatör gibi.

Kavanozdaki Beyin ve Putnam

Descartes’ın bu düşünce deneyine benzer olarak Kavanozdaki Beyin teorisi de bu durumu güzel açıklar. Bu teoriye göre beyniniz bir kavanozda bulunuyor ve dış dünyayı çok iyi simule edebilen bir bilgisayara bağlı. Olayı şöyle açıklayalım : P = sizin dış dünyayla ilgili bilgileriniz olsun. Mesela güneşin sıcak olmasını ele alalım.

1- Eğer P’yi biliyorsam, o zaman kavanozda bir beyin olmayabilirim.
2- Ama kavanozdaki bir beyin olmadığımdan asla emin olamam.
3- O zaman P’yi bilmiyorum.

Bu aslında sadece bir şüphecilik argümanı. Yani size hiçbir zaman ben gerçeğim diyemeyeceğinizi anlatıyor. Putnam’ın bu tartışma üzerine söylediği şeyler de gerçekten sarsıcı. Diyor ki, “ Kavanozdaki bir beyinim diyorsunuz ama kavanoz da beyin de size simulasyon tarafından öğretilmiş gerçekler. Dolayısıyla simulasyon dışı dünyada bunlar varolmayabilir.O zaman siz de kavanozdaki bir beyin değilsiniz ama ne olduğunuzu asla kavrayamazsınız çünkü simulasyon-dışı hiçbir bilgiye sahip değilsiniz”. Aslında bu noktadan sonra birkaç tane simulasyon çeşidi olduğunu görebiliyoruz. Beynimizin kavanozda olduğu egomanyak bize özel bir simulasyon, sizin,benim ya da etrafınızdaki hiçbir şeyin simulasyon-dışı dünyaya göre gerçek olmadığı bir bilgisayar simulasyonu veya son olarak Matrix’teki gibi bir sanal-gerçeklik simulasyonu.

Daha fazla kendinden şüphe etmek isteyenler için bu konu üstüne yapılmış çok fazla düşünce deneyi var. Zhuangzi’nin Kelebek Rüyası, Chinese Room, Turing Testi, Baudrillard’ın Simulakrumu vesaire. Google’da aratarak bunlar hakkında yeterince bilgi bulabilirsiniz. Şimdi sizi asıl bölüme alıyorum.

Nick Bostrom ile Simulasyondayıza Hoşgeldiniz

Bostrom, Oxford Üniversitesi’nde İsveçli bir felsefe profesorü. Bu sıralar yapay zeka etiği ve biyoetik üzerine çalışıyor. Kendisi yapay zekanın bilinçlenip istemediğimiz sonuçlara yol açacağı bir distopya gibi fikirleri Bill Gates, Elon Musk gibi ünlü isimlere bile aşılamış. Bizim ilgilendiğimiz kısım ise 2003 yılında yayınladığı makale ve bahsettiği simulasyon hipotezi.

Bostrom makalesinde aşağıdaki 3 seçenekten az birinin doğru olması gerektiğini söylüyor:

1- İnsan ırkı kendi atalarını simule edebilecek bir uygarlık mertebesine erişemeden yok olacak.
2- Kendi atalarını simule edebilecek işlem gücüne ulaşmış bir uygarlık bazı sebeplerden dolayı bunu istemeyecek.(Durumun etik olup olmaması, Kaynak verimliliği gibi nedenler olabilir.)
3- Nerdeyse kesin olarak simulasyonda yaşıyoruz.

Bostrom 3. seçeneğine şöyle devam ediyor. Eğer olur da üst bir uygarlık atalarını, yani bizi ve öncesini, simule etmek isterse o zaman simulasyondaki bilinçlerin sayısı gerçek evrende bulunan bilinçlerin sayısından çok büyük olacaktır çünkü herhangi bir zamanda bizi simule etmeya kalkışacak bir uygarlık gerçek evrendekinden milyonlarca kat fazla bilinci zamandan bağımsız şekilde oluşturabilir(Simule edilen evrende zamanın gerçek evrendekiyle aynı oranda ilerlemesine gerek yok). Dolayısıyla sizin bir simulasyonda değil de gerçek evrende yaşıyor olmanız olasılığı dramatik bir şekilde azalıyor.(Eğer ki çoklu evrenler teorisini de göze alırsak bu olasılık nerdeyse yok)

Simulasyon İkizleri (Kuantum Fiziği - Benlik Paradoksu)

Çağımızın göz nuru, kimsenin bile anlamaya niyetlenmediği kuantum fiziğine giriş yapıyoruz. Kuantum fiziği moleküler, atomik ve atom altı seviyede madde ve enerjinin doğasını ve davranışını inceleyen çalışma alanıdır diyor Vikipedi. Merak etmeyin sizi matematik formullerine boğup odanızda karadelik oluşturmayacağım. Ama ne yazık ki bizi ilgilendiren birkaç kuantum davranışına değinmemiz gerek.

Tanrıcılık Oynamak

Kuantum Mekaniği’nde Dalga Fonksiyonu adında prediktif bir fonksiyon bulunur. Bu fonksiyona göre bir elektron gözlemlenmedikçe iki ayrı duruma aynı anda sahip olabilir. Burdaki durumu basitleştirmek adına elektronun siyah yada beyaz olmasını ele alalım. Elektron gözlemlenene kadar iki durumda da bulunur. Biri gözlemlediğinde ise dalga fonksiyonu çöker ve artık iki durumdan birine sahip olur. Fonksiyon hakkında daha iyi bir anlayış edinmek için şu linke gidebilirsiniz.

Artık konunun temellerine sahip olduğumuza göre aşağıdaki argümanları sunabiliriz.

  • Diyelim bir simulasyon yapıyorsunuz. Sadece gözlemlenen yerleri ince detayına kadar işleyip gerisini belli kurallara ve örüntüye uydurulmuş basit yapılar şeklinde oluşturmak sizi boş yere harcanan işlem gücünden kurtarırdı. Evrenimizde de durum böyle. Uzaktaki galaksilerin büyük ölçeklerde Newton mekaniklerine göre işlediğini biliyoruz ama inceleyebildiğimiz yerlerde karşımıza kuantum çıkıyor. Belki de kuantumu hiçbir zaman algılayamayacağız, ne de olsa simulasyon oluşturduysanız simlerin bir simulasyonda olduklarından asla emin olamamaları gerekir.

  • Kuantum mekaniğinin işleyişi insana tanrısal yetkiler veriyor. Düşünsenize, siz gözlemlediğiniz zaman bazı şeyler gerçek oluyor. Burada “ biraz biz kimiz ki? “ dememiz gerekiyor. Benlik ve bilinç dediğimiz nedir? Bilime sorarsanız hepimiz hayvanız. Peki bir kedi ya da bir taş gözlem yaptığında da kuantum dalga fonksiyonu çöker mi? Bazı bilim adamlarına göre bilinç evrimsel süreçte bir çöp. Sadece hareketlerimizi nedenselleştirmemizi sağlıyor. Hatta yapılan şu araştırmaya bakarsanız özgür iradeye sahip olmadığımız hakkında sağlam deliller var. Şimdi bir de simulasyonda olduğunuzu düşünün. Sadece simler(insanlara) için gözlem yaptıklarında değişen bir çevre yaratmak mantıklı olurdu değil mi ?

  • Gün geçtikçe evreni matematik formüllerine oturtabiliyoruz. Max Tegmark’ın şu linkteki konuşması evrenin matematiksel temelini anlatıyor. Ayrıca evren bazı limitlere sahip. Gidebileceğiniz en küçük uzaklık Planck Uzaklığı,- 10 üzeri -35 milimetre - bundan daha küçük bir uzunluk almayı denerseniz karadelik oluşturursunuz zira daha küçük bir boyutta kararlı yapılar oluşmaz. Gidebileceğiniz en yüksek hız ışık hızı. Elektronların enerji seviyeleri katmanlar halinde ve enerjiler paketler şeklinde(quanta) aktarılıyor. Tam da bir simulasyonun sahip olması gereken limitler gibi.

  • Platon ve nesne tabanlı programlamadan bahsetmiştik. Evrende her şey temel parçacıklardan oluşur ve bu temel parçacıklar birkaç özellikleri dışında birbirinin tıpatıp aynısıdır. Hatta kuantum alan teorisine göre bu parçacıklar gerektiğinde bu alanlardan oluşurlar. Tıpkı bir elektron classınız olması ve gerektiğinde birbirinin aynı özellikte elektron objeleri oluşturabilmeniz gibi. Bu da size bir bilgisayarın hafızasını sadece gerektiğinde kullanabilmenizi sağlar.

  • Mikro düzeyde işleyen olaylarda enformasyon teorisine uyan olgular görülüyor. DNA kendini kopyalarken yanlışları düzeltmek için hata düzeltici yapılar kullanıyor ve kopyalama süreci bilgilerin bilgisayarın RAM’inden bir CD’ye yazılmasına inanılmaz benziyor. James Gates, Maryland Üniversitesi’nden bir Teorik Fizikçi, “Kuark ve elektronların süpersimetrisini açıklayan denklemleri incelerken bunlar içinde hata düzeltici yapılara denk geldim. İnternet tarayıcıların kullandıkları hata düzeltici kodların aynısıydılar.” demiş.

Eh, sonuç olarak diyelim ki simulasyondayız. Ee sonra? Bu konuyu kafaya takıp sorun etmeye gerek yok. Yine de insanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş. Şahsen bu sıralar benim oldukça ilgilendiğim bir hipotez ama nasıl olsa kimse hiçbir zaman bu konuda bir kanıta sahip olamayacak yine de araştırmadan da edemiyoruz. Bilim dediğimiz de insanın bitmek bilmeyen merakının sonucudur zaten.

KAYNAKÇA

Paylaş Yorumlar